Toplum olarak dilimize pelesenk olmuş, teselli dozu yüksek ama sorumluluk bilinci sıfır bir ifademiz var: "Görünmez kaza işte, ne yaparsın..." Arkasından gelen o derin iç çekiş, arkasından gelen o kaderci boyun eğiş...
Açık ve net söylüyorum: Görünmez kaza diye bir şey yoktur. Görülmek istenmeyen, görmezden gelinen ihmaller zinciri vardır.
Bizim asıl meselemiz teknik yetersizlikler ya da mevzuat eksikliği değil. Bizim asıl meselemiz, sosyolojik bir bariyer olarak karşımıza dikilen "Bize bir şey olmaz" kültürüdür. Tehlikeyi sezip önlem almayı "korkaklık" veya "aşırı evham", kurallara harfiyen uymayı ise "işi yokuşa sürmek" olarak gören bir zihniyet kalıbıyla karşı karşıyayız. Oysa güvenlik, korkunun değil, yaşama duyulan saygının bir tezahürüdür.
İş güvenliği literatüründe çok temel bir kural vardır; gerçekleşen her büyük ve ölümlü kazanın altında, yüzlerce "ucuz atlattık" dediğimiz an yatar. Biz bunlara ramak kala olaylar diyoruz.
Hani o şantiyede yürürken yanınızdan vınlayarak geçen ama kafanıza isabet etmeyen tuğla, hani o evde ayağınızın takıldığı ama düşmediğiniz açık kablo, hani o fabrikada "az kalsın elimi kapıyordu" deyip gülüp geçtiğiniz makine... İşte o "az kalsınlar", yaklaşmakta olan büyük felaketin ayak sesleridir. Eğer biz o küçük sinyalleri okumaz, "Bugün de şansımız yaver gitti" diyerek yolumuza devam edersek, yarın o şans bittiğinde ödeyeceğimiz bedel çok ağır olur.
Ülkemizde mevzuatlar, yönetmelikler ve kanuni sorumluluklar aslında oldukça net. Ancak dünyadaki en mükemmel yasayı da getirseniz, onu uygulayacak olan insandır. Güvenlik, sadece işe girişlerde imzalatılan o kalın dosyalardan, panolara asılan talimatnamelerden ya da ceza korkusuyla kafaya takılan baretlerden ibaret kaldığı sürece bir adım bile yol kat edemeyiz.
Bir çalışanın baretini, emniyet kemerini veya maskesini sadece "uzman geliyor" ya da "müfettiş denetimi var" diye takması, kuralların içselleştirilmediğinin en büyük kanıtıdır. Gerçek başarı; o işçinin, o ustanın, o mühendisin, kuralları ceza yememek için değil, akşam evindeki sofraya sağ salim oturabilmek ve sevdiklerine kavuşabilmek için kendiliğinden uygulamaya başladığı an gelecektir. İşte biz buna "Güvenlik Kültürü" diyoruz.
Şnu asla unutmamalıyız: İş sağlığı ve güvenliği, sadece mesai saatleri içine sıkıştırılacak bir kavram değildir. Fabrika kapısından çıkıp arabasına bindiğinde emniyet kemerini takmayan, evine gittiğinde balkondaki çocuğunu korumak için hiçbir önlem almayan ya da prizden sarkan kabloyu tamir etmeyi erteleyen bir kişinin iş yerinde tam anlamıyla güvenli çalışması beklenemez. Güvenlik bir bütündür; bir yaşam biçimidir, bir reflekstir.
Sonuç olarak; kazaları "kader" torbasına atıp sorumluluktan kaçmayı bıraktığımız gün dönüşüm başlayacak. Unutmayın, hiçbir iş, bir insanın hayatından, sağlığından ve geride bırakacağı sevdiklerinin gözyaşından daha acil ya da daha önemli değildir.
Gözünüzü dört açın, ramak kalaları hafife almayın ve en önemlisi: Görün, önleyin, hayatta kalın.
